Mart 2008 için Arşiv

18 Wheeler: American Pro Trucker

Perşembe, 20 Mart 2008

Piyasada ilk gördüğümüz kamyon yarışlarından birisi Hard Truck’dı. O da parmaklarınızı yormaya değmeyecek kadar kötü bir oyundu. 18 Wheeler: American Pro Trucker’da, diğerlerinden farklı olarak vurma-kırma olayı var. Oyunda, zaman kazanmak için üstünde +3 times yazan arabaları parçalıyorsunuz. Bunun dışında gerçekçilik en ön planda tutulmuş. Mesela arabanın içine bakınca sürücünün gözlüğünün, şapkasının veya dergisinin viraja girdiğiniz zaman ters tarafa yattığını görebiliyorsunuz.

Oyunun amacı diğer kamyon oyunlarıyla aynı; size belli bir zaman veriliyor ve bu zaman içerisinde arka tarafınızda bulunan yüke hiç zarar vermeden (verdiğiniz zarara göre para alıyorsunuz) bitiş çizgisine götürmeye çalışıyorsunuz. Aslında burası biraz saçma. Yani yükümüzü fabrika gibi bir yere bıraksak, çok daha gerçekçi olurdu. Bunun yerine oynadığımız bölümü tamamlamak için, bir yerden bir yere, mesela St.Pettersburg’dan Dallas’a ulaşmaya çalışıyoruz. Oyun oldukça zor, ama biraz practice’den sonra alışabiliyorsunuz.

Şimdi biraz da oyunun teknik özelliklerinden bahsedelim. Kontroller çok basit. Aslına bakarsanız, fazlaca basit. Biraz daha zor olsaydı, en azından kamyon kullandığımızı hissedebilirdik. Grafikler gerçekten harika. Bir kere çok net. Yani pikselleri görmeyeceksiniz. Ses efektleri ve müzikler ise oyuna uyum sağlıyor. Sonuç olarak; DreamCast’iniz mi var? E daha ne duruyorsunuz? Çabuk gidip alın bu oyunu. Herkese tavsiye ediyorum.

X2: The Threat

Perşembe, 20 Mart 2008

Çok eskiden, daha 3DFX�in buğulu textureları ve milyonlarca poligonları yok iken, internetin �İ��si duyulmadan önce Commodore A 600�ümde haldır haldır oynamaya çalıştığım bir oyundur Elite2: Frontier. Birincisini hiç oynama fırsatım olmadı, fakat otoriteler tarafından Elite2:Frontier �Uzay-ticaret simülasyonu� oyunlarının (Privateer, Freelancer vs.) babası diye adlandırılır. Frontier�dan sonra başarısızlıkla sonuçlanan iki oyun daha çıktı aynı yapımcılardan: Frontier2: First Encounters ve X:Beyond The Frontier. X, Frontier2�den çok çok daha iyi bir oyun olmasına rağmen Wing Commander: Prophecy�nin yanında söndü gitti. İnceleyeceğimiz oyun adından da anlaşılacağı gibi (X-Men esprisi yapanı tachyon emitter�ımla kızartırım) X�in takipçisi ve Elite2�nin varisi.

Oyundaki evren gerçekten de kocaman. Gezegenler, sistemler ve bünyelerinde barınan yerleşim yerleri titizlikle hazırlanmış. Etrafınızda olan biten sayılamayacak kadar çok olay dönüyor. Günlük olağan işlerini yapmakta olan binlerce gemi dolanıyor gittiğiniz her yerde. Bütün bunlar son derece güzel ve kaliteli grafiklerle bezenmiş. Bir sistem diğerine benzemiyor. Nice eksantrik mekanlarda detaylı gemi grafikleri size görsel bir şölen sunuyor adeta. Işıklandırma efektleri olağanüstü. Fakat her şeyin olduğu gibi bunun da bir bedeli var. Oyunu bütün detaylar açık, 1024×768 çözünürlükte Pentium4 1.8Ghz, 1024MB RD-RAM ve ATI Radeon 9700PRO�lu makinemde oynamak etrafta kıyametler koparken bayağı zor oluyor. Bu durumda gölgeleri kapatmak ve ayarlar ile biraz oynamak lazım oluyor. Ses efektleri de aynı şekilde etkileyici. 5.1 ses desteğini sonuna kadar kullanan sesler oyuna atmosfer katıyor. Silahlarınızın güçlü sesleri, ses aktörlerinin 1. sınıf seslendirmeleri, yanınızdan geçen büyük kargo gemilerinin uğultusu vs. çok iyi hazırlanmış. Ayrıca oyunun müzikleri kendinizi hakikaten uzayda hissetmenizi sağlıyor.

Hikaye klişeleşmiş bir tarzda eski bir suçlu ve yetenekli bir pilot olan sizin yaklaşan yaratık saldırısına karşı iyi adamcılık yapmak için kodesten çıkartılması diye özetlenebilir. Fakat sorun bunda değil. Aksine kurgu hikayeyi enteresan kılma başarısını gösteriyor. Sorun ilerleme ve gelişmenin inanılmaz yavaş bir şekilde gerçekleşmesi. Kontroller o kadar karmaşık ki oyunun kitapçığını mütemadiyen yanınızda bulundurmak zorundasınız. Zira kontrollerin %90�ı değiştirilemiyor. Ayrıca bir Joystick bu oyun için lüks değil, ihtiyaç. İşte burada Freelancer�ın ilk başta yadırgadığım mouse bazlı kontrol sistemine övgüler yağdırıyorum. Küçük gemilerin kontrolü zor. Sürekli bitaraflara kayıyorlar ve kontrol etmek çok zor. Büyük gemilere geçince rahatlıyorsunuz fakat oyunda o noktaya ulaşmak için bir derviş kadar sabrınızın olması lazım.

Oyunda diğer uzay-ticaret simülasyonlarında olduğu gibi ana hikayenin yanında seçebileceğiniz türlü yol var. Sistemler arası ticaret yapabilir, suçlu peşinde koşturarak ödül kazanabilir, kendi filonuzu oluşturabilir ya da serserinin teki olup savunmasız gemilere saldırabilirsiniz. Fakat bu saydıklarımı yapmak hiç te öyle göründüğü gibi kolay değil. Kısaca şöyle özetleyeyim: Oyundaki kontrolleri anlamak için ortalama 12 saat, idare eden bir gemiye sahip olmanız ve adam akıllı ticarete başlamanız için bir o kadar zaman daha ve �galaksilerin kralı, sensörlerinin hastasıyım� moduna geçebilmeniz için en az 1 hafta boyunca gözleriniz kanlanana, saçlarınız dikleşene, sinirden delirmek üzere olana kadar oynamanız lazım.

X2: Wolverine’s Revenge

Perşembe, 20 Mart 2008

Spider-Man, Batman derken sıra bu sefer Wolverine’e geldi

Bir çok çizgi roman kahramanı zaman ile önce televizyonlarımıza, peşinden de uzun metrajlı filmler ile beyaz perdelerimize geldiler. Oyun piyasasının bunca yol kat etmesi ve çok büyük paraların dönmesi bu tür yapımların oyunlarının da yapılmasına yol açtı. Hatta yüksek satış grafiği yakalaması ile de şuan çoğu filmin oyunu film ile aynı anda oyun piyasasına da çıkıyor. Bunun en yakın örnekleri Enter The Matrix, Hulk ve X-Men 2. X-Men 2 Mayıs ayının 2’sinde Dünya ile aynı anda ülkemizde de gösterime girecek. Tarihin yaklaşması ile X-Men 2′nin oyununun çıkma vakti de gelmişti. 

Karşınızda Wolverine

Bu sefer yapımcılar X-Men konusunda tek bir karakterin üstüne gitmişler. Zaten X-Men okuyan çoğu insan Wolverine karakterine bayılır. Kendi başına takılan, kendi kararlarını kendi alan, ara sıra etrafındakileri hiç iplemeyen bir karakterdir. Her şeye rağmen karizma derseniz fazlasıyla bünyesinde bulundurur. Yıl 1968. Wolverine abimizin ilk yılları. Yapılan deney ters teper ve Wolverine’i 48 saat içinde öldürecek bir virüs verilir. Tabi ki Wolverine bunun nasıl bir virüs olduğunu, dolayısı ile panzehirinin ne olduğunu bilmez. O andan itibaren tam 48 saatiniz var. Wolverine’i yaşatmak sizlerin elinde…

Biraz kötü bölüm

Oyun hemen hemen büyün platformlarda çıktığı için gene pcye videoları BINK video formatı kullanılarak aktarılmış. Artık çoğunuz BINK videonun artıları ve eksilerini biliyorsunuzdur. MB olarak fazla, kalite olarak çok iyidirler. Durum böyle olunca oyun 2 CD olmuş. Hatta kurulduğu klasöre bakarsanız sadece videoların 700MB yer kapladığını görürsünüz. Oyunun diğer dosyalarını da hesaba katarsak en az 1.5GB boş alana ihtiyacınız var. Kurulum işlemlerini geçelim. Oyun, daha önce yapılan Batman, Spider-Man gibi hazırlanmış. Yani oyunu 3. gözden görünüm ile oynuyorsunuz. Bu olayın en can sıkıcı yanı malum kamera. Diğer oyunlarda olduğu gibi bunda da kamera çok büyük sıkıntı veriyor. Siz nereye dönerseniz dönün kamera sabit. Yıllardır Tomb Raider yapılır ama onda hiç bu tür kamera hataları olmaz. Nedense bu oyunun dışında çok az oyun bu kamera olayını düzgünce yapabilmeye becerebiliyor. Sonuçta oyun ne kadar iyi olursa olsun oynanabilirlik düşük olduktan sonra oyun sıkıcı oluyor. Oyunu diğer yapımlardan ayıran en büyük özelliği eskiden oynadığımız Blood Omen 2′de olduğu gibi özel sezilerimizi kullanabilmemiz. Mesela mayınlı bir alanda bu sezileri kullanarak mayınların nerede olduğunu görebiliyoruz.

X-Men: The Official Game

Perşembe, 20 Mart 2008

Marvel�in ünlü çizgi romanı X-Men üçüncü kez beyaz perdeye çıkmak için gün sayarken yapımcılar da boş durmayıp film ile aynı paralelde giden bir oyunu piyasaya sürdüler. X-Men: The Official Game, TPS türünde yapılmış ve bol aksiyon içererek X-Men�in en önemli karakterlerini kullanmamıza izin veren bir oyun. X-Men hayranlarının filmi büyük sabırsızlıkla bekledikleri göz önüne alınırsa aynı temayı işleyen oyunun da ilgi çekeceği malum. Film adına birkaç ipucu almak üzere içine daldığımız oyun bakalım nasılmış?

Hareket çekme Wolverine!

X-Men�de kullanabileceğimiz 3 kahraman üzerine yoğunlaşılmış. İlk olarak Wolverine ile başlıyoruz. Tıpkı filmde olduğu gibi Hugh Hackman�ın birebir kopyası gözüken karakterimizin sesi de orijinal. Çizgi romanı ve TV dizilerini takip edenler bileceklerdir ki Wolverine�in en önemli özelliği yakın dövüş. Kahramanımızı �w,a,s,d� tuşlarını kullanarak yönlendiriyoruz. �u,o,ı,j,k,l� tuşlarıyla da aksiyon hareketlerimizi gerçekleştiriyoruz. Mouse + Klavye sisteminden daha akıllıca görülen bu sitem sayesinde gamepad�i olmayan oyuncular karakterlerine hâkim olmaya çalışıyorlar. Wolverine�in gücü azaldığında bir kenara çekilip �U� tuşuna basarak kendini iyileştirebiliyor.

İkinci bölümdeki karakterimiz Iceman. Bu karakterle uzaktan buz atarak düşmanlarımızı saf dışı bırakıyoruz. Üçüncü bölümdeki kahramanımız NightCrawler. Işınlanma şeklinde yer değiştirerek ilerleyen Nightcrawler da Wolverine gibi yakın dövüşte rakiplerini alt ediyor. Bölüm sonlarında karakterlerimizi geliştirebileceğimiz bir ekran açılıyor. Oradan tıpkı RPG oyunlarında olduğu gibi, kahramanlarımızın çeşitli özelliklerini yükseltiyoruz. Hepsinin ortak özelliklerinin dışında, kendilerine has yetenekleri de var.

Her yerde Mutant var

Oynanış olarak X-Men: The Official Game, TPS sevenleri tatmin etmeyebilir. Ufak tefek kamera sorunları, oyundaki performansınızı etkiliyor. Ayrıca hedefin düşmana kilitlenmesi de, yine sizi etkiliyor. Siz bir düşmana saldırmak isterken, hedef bir diğerine kilitlenebiliyor. Yapay zekâya bakılınca, X-Men�deki düşmanlarımız yine sınıfta kalıyor. Saklanmak gibi bir özellikleri yok. Çevrede başıboş dolaşıyorlar. Ateş edip, gereksiz yer değişikliklerine giriyorlar. Siz onlara zarar vermeseniz de, onlar kendi kendilerine bir yandan ateş açıp bir yandan da dolaşıyorlar. Hatta düşmanlarımız bazen o kadar zor duruma düşüyorlar ki üzüldüğümüz bile oluyor. Duvara takılıp kalan veya sıkıştıkları noktada çaresiz bekleyen düşmanlarla karşılaşmak mümkün. Dolayısıyla bu konuda da X-Men�den övgüyle söz edemiyoruz. Yapay zeka açısından tek farklılığın yaşandığı boss dövüşleri de başarılı denemez. Bir iki denemeden sonra açık yönlerini bulup kolayca alt edebiliyoruz.

Oyunun büyük kısmında sürekli karşımıza çıkan düşmanları pataklıyoruz. Yapay zeka iyi olmadığı için sadece sayısal üstünlükleri ile bize karşı başarı yakalamaya çalışan düşmanlarla savaşmak bir süre sonra monoton hal alabiliyor. Bölüm içlerinde kimi zaman kapıları açacağımız paneller gibi minik bulmacalar bulunuyor ama hiçbiri kaliteyi yükseltecek düzeyde değil.

Grafiksel olarak da X-Men: The Official Game kötü görünüyor. Esasında karakter modellemeleri gerçeğine yakın yapılmaya çalışılmış ama üzerinde pek fazla durulmayıp baştan savma oldukları bir gerçek. Çevre dizaynı ayrıntıdan yoksun ve sürekli kendini tekrar eden dokulara sahip. Hele bir de Iceman ile oynadığınız bölümlerde, şehrin uzak görüntüsü basit bir resimden ibaret. Sade ve sadece surat kaplamaları biraz uğraşılmış hissi verdi bana. Seslere gelince yine ayrıntıdan yoksun olduklarını söylemek gerek. Üç ana karakterin seslendirmeleri gerçek aktörler tarafından yapılmış ancak geriye kalan tüm seslendirmeler başkaları tarafından kaydedilmiş. Ses efektleri ise çok sıradan. Müzikler iyi görünüyor ama onlar da bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor.

Sistem olarak, ortalamanın üzerindeki bir bilgisayar ile X-Men: The Official Game�i oynayabilirsiniz. Oyun çok da matah bir sistem gereksiniminde bulunmuyor. Zaten bu kalitede bir oyunun matah bir sistem gereksiniminde bulunmaması da gerekiyor diye düşünüyorum.

O kadar zamandır beklemiştim bu oyunu. Sonuç maalesef hüsran oldu. Filmden önce çıkarılması için alelacele yapılmış, detaysız ve reklam kokan (!) bir oyun. Şöyle dört başı mamur bir X-Men oyunu oynayamadık gitti. Maalesef olmamış. Bize düşen sinemaya geldiğinde X-Men: The Last Stand�ı izleyip, güzel düşler kurmak.

Xpand Rally Xtreme

Perşembe, 20 Mart 2008

Son dönemde rally oyunları daha fazla ilgimi çekmeye başladı. Colin McRea DiRT ve Richard Burns Rally ile başlayan bu ilgiyi Xpand ile devam ettirebileceğimi hatta daha ileriye taşıyabileceğimi ümit ediyordum. Bakalım Xpand beklentilerimi ne kadar karşılamış?

Simülasyon desek mi?
Bir oyunu anlatırken menüsünden bahsetmek kadar kötü bir başlangıç olabileceğini zannetmiyorum. Ama Colin McRea (saygıyla anıyorum) ile karşılaşırılıyorsa mutlaka onun eşsiz menü yapısı da karşılaştırılmalı. Daha menüden itibaren bu karşılaştırmanın yanlış olacağı gün gibi belli. Zira Colin’in o eşsiz menü animasyonlarını bulmak pek mümkün değil. “Hadi hemen oyuna geçelim” diyerek quick race ile yarışa dalıyoruz. Kısa bir yüklemenin ardından aracımız ile başbaşayız. Yarışa başladığım ilk anda nerede ise Colin McRea oynadığımı düşünüyordum ama oynadıkça bunun çok yanlış bir bakış açısı olduğunu fark ettim. Zira her ne kadar rally oyunu olsa da, kontollerinin kolaylığı ve detay azlığından dolayı rally simülasyonundan daha çok arcade bir yarış oyunu olmuş.

Yarışa başladığımızda kullanılacak parkura göre araba seçmek son derece önemli, zira bu sizin alacağınız zevk miktarını doğrudan etkiyor. Toprak yolda seçeceğiniz hatchback arabaların, bir jipe oranla kontrolü ya da yol tutuşu daha az oluyor. Tabi bu kolayca kayıp pist dışına çıkmanız ve zaman kaybetmeniz ile aynı anlama geliyor. Ama illa ben istediğim parkurda, istediğim araç ile yarışacağım derseniz, bu sefer araç modifiyesi devreye giriyor. Yapacağınız modifiyeler ile aracınızı daha stabil bir hale getirmek sizin elinizde.

Hasarı Sadece Araç Almaz
Oyun sırasında aldığınız hasarlar sadece aracınız üzerinde olmuyor. Aynı zamanda çarpma pozisyon ve hızınıza göre vücudunuzun çeşitli bölgelerinde de hasarlar oluşabiliyor. Baş bölgesine aldığınız hasar, bir süre sonra gözünüzde kararmalara, başka bir bölgedeki hasar ise hakimiyetinizin düşmesine sebep olabiliyor. Daha önce rastlamadığım bu özellik, bence oldukça güzel bir artı. Belki biraz daha etkin kullanılabilse güzel olurdu. Mesela aldığımız hasara göre aracımıza modifiye yapıp, o bölgelerde daha güçlü maddeler kullanabilsek iyi olurdu.

Grafik olarak önceki versiyonunu daha ileriye taşıyan Xpand’de kullanılan ışık efektlendirmeleri kimi zaman görsel açıdan güzellikleri beraberinde getiriyor. Örneğin yolda giderken ağaçların arasından süzülen ışık süzmeleri ile havanın durumuna göre anlık değişen aydınlık durumu etkileyici olmuş. Ama bunu sürekli kendini tekrar eden senaryo bozuyor. Bir tur attınız diyelim, aynı turu bir daha başka araçla tekrarladığınızda aynı olaylar ile karşılaşıyorsunuz. Köpek aynı yerde yola fırlıyor, yol üzerindekiler aynı yerde kenara kaçışıyorlar. Bu, oyunun tekrar oynanabilirlik özelliğini oldukça düşürüyor. Ses ve müzikler ise oyunun en kalitesiz yanı diyebiliriz. Nerede ise Lotus zamanından kalma “Beeper ile oynasak fark etmeyecek” dedirtecek türden efektleri ile oldukça başarısız.

Bu türün bağımlısı iseniz alıp biraz vakit geçirebileceğiniz tarzda bir oyun. Vakit geçirtecek türden. Bunun dışında çok gerekli olduğunu söyleyemeyeceğim.

X-Plane 8

Perşembe, 20 Mart 2008

Uçak simulasyonlarının çok fazla emsali görülmez. Komplike ve zor bir konudur bu. Zaten türün en önemli örneği olan Flight Simulator, öylesine arayı açmıştır ki diğer yapımların isimleri hatırlanmaz. Dünya üzerindeki onbinlerce havalanını ve onlarca uçağı modellemek kolay iş değil. Bu yüzden Microsoft takdiri hak ediyor.

O bir uçak! Hayır bir uzay gemisi o!

Laminar Research firması kısa zaman önce X-Plane 8�i piyasaya sürdü. Yapım, uçuş simulasyonu dalında rekabet yaratacak önemli niteliklere sahip. Bunu yapmak için firma, emsallerinde olmayan bir yeniliğe imza atmış. Yapımda bulunan 40 araçtan biri Uzay gemisiyken diğeri Mars atmosferi için tasarlanmış jet! Nasa�dan titizlikle alınan veriler doğrultusunda X-Plane, biz oyunculara yeni bir deneyim sunuyor. Özellikle Mars atmosferi ve topoğrafyası, Nasa�dan alınan bilgiler sonucu çok detaylı hazırlanmış. Yalnız bu araçları kullanmak pek kolay değil(Tecrübeyle Sabit). Özellikle Uzay gemisini kımıldatmak için sağlam sinir sistemine sahip olmanız gerekiyor.

Tekrar yeryüzüne döndüğümüzde, uçaklar, helikopterler kullanıp, dilerseniz zeplin deneyimi de yaşayabiliyorsunuz. Bu noktada aracımızı kullanmanın Microsoft Flight Simulator�den daha kolay olduğu gözüme çarptı. Kokpitte yapılan bir kaç müdahale ile aracınıza ilk hareketi verebiliyorsunuz. Eğer bir şekilde uçağınızın tekerleklerini yerden kesebilirseniz, bu sefer bir başka zorlu sınav sizi bekliyor. Bakalım ne kadar süre havada kalabileceksiniz?

Uçuş boyunca sıklıkla bakacağınız harita ekranı gayet ayıntılı. 2 Boyutlu olarak hazırlanmış haritaları, dilerseniz 3 boyutlu olarakta kullanabiliyorsunuz. Böylelikle üzerinde uçtuğumuz kara parçasının doğal engebe ve özelliklerini detaylı olarak görebiliyoruz.

Yağmur mu başladı ne?

Hava şartlarıyla etkileşimli olduğumuz X-Plane�de, tıpkı Microsof Flight Simulator�de olduğu gibi bulunduğumuz bölgenin gerçek hava şartlarını, internetten alabilmeniz mümkün. Böylelikle ortaya gerçekçi bir atmosfer çıkıyor. Gece ve gündüz ise neredeyse Flight Simulator kadar başarılı. Yalnız uçuş saatinizi kendiniz değiştirirseniz, bazı saçmalıkları fark ediyorsunuz. Akşam saat 6�da hava aydınlıkken, 7�de kapkaranlık oluyor.

X-Plane 8 önceki versiyonuna göre senaryo motoru ve geliştirilmiş uçuş sistemi ile geliyor. Dilerseniz kendi uçağınızı yaratabileceğiniz gibi kendi hava alanınızı da yaratabiliyorsunuz. Eğer uğraşabilecek meraklılardansanız güzel bir özellik. Bu yüzden uçuş simulasyonları herkese hitap etmese bile, Atatürk hava alanından kalkıp dünyanın bir ucuna, gerçek zamanlı bir şekilde gitmek denenmeli. Gerçi aynı işlemi Flight Simulator�de de yapabiliyoruz ama X-Plane�de kullanılan hava araçları çok farklılıklar gösteriyor.

Genel olarak bakıldığında X-Plane başarılı bir yapım. Gerek uçak seçimi gibi ekranlarda, uzun sayılamayacak yüklemeleri gerekse grafikleri, beraberinde rekabeti getiriyor. X-Plane�i oynamak için ortalamanın biraz üstünde bir bilgisayara sahip olmak yeterli. Zaten yapım kendini sisteme göre optimize ediyor. Bazı ufak ayarlarıysa size bırakıyor. Ayrıca yörüngede dolaşma deneyimini her oyun bize vermez. Bu durum X-Plane adına önemli bir artı sağlıyor. Tabii kötü noktaları da yok değil. Örneğin binalara çarpamıyoruz. İniş takımlarınız açmayı unuttuğumuzda sonuç felaket olmuyor. Çünkü genellikle uçağımız yerden sekiyor. Klavye ile kontrol çok zor. Joystick sahibi değilseniz fazla uzun bir oynama süreniz olacağını sanmıyorum. Klavye ile X-Plane adeta can çekişiyor. Fakat elbetteki bir çok işlevi yapmak için klavye gerekli ama manevra yapmak için ok tuşları yetersiz kalıyor. Sözün kısası maksimum gerçekçilik için Flight Simulator�ü kullanmaya devam edin. Fakat biraz daha uç noktalarda, her biri diğerinden çok farklı uçan cisimleri kullanmak istiyorsanız X-Plane piyasada. Keyifli uçuşlar…

Yetisports Arctic Adventure

Perşembe, 20 Mart 2008

Düşünüyorumda çocukluğumda oynamaktan keyif aldığım oyunlar ne denli farklıydı. Hiç unutmam Prehistorik 2 adında bir platform oyunum vardı. Taş devrinde birbirinden ilginç yaratıklara, elimizde tuttuğumuz kalın sopayla karşılık veriyorduk. Tabi bir platform oyununun vazgeçilmeyecek öğeleri olan atlamalar zıplamalarda cabası… Bu rutin oyun beni öylesine kendine bağlamıştı ki, bitirene kadar başından kalkmak bilmiyordum. Hatta bazen bitirmeme karşın yeniden başlayıp, bir tur daha yapıyordum. Peki bu rutin oyunun nesi eğlenceliydi?

Yetisports ismi muhakkak bir yerlerden kulağınıza gelmiştir. Hatta bir çoğunuzunda Flashplayer�ine sıklıkla konuk olmuştur. Yeti isimli sevimli yaratığımız, birbirinden farklı spor oyunlarını kendine göre yeniden yorumlamıştır. Ancak Yeti tek başına değildir. Yanında ona yardımcı olacak penguenler, albatroslar vb… sevimli canlılar vardır.

JoWood firması Yetisports�u Flash oyunu olmaktan çıkarıp, 3 boyutlu bir çehreye kavuşturarak piyasaya sürdü. Yetisports Arctic Adventure ismindeki oyunumuz, genel olarak gayet basit bir yapım. İçerisinde birbirinden farklı 5 oyun bulunan Yetisports�ta, bazen penguenlere vurarak, kuralları, içerisinde bulunulan koşullara göre yeniden düzenlenmiş bezbol benzeri bir oyun oynarken, kimi zaman albatroslarla uzun yolculuklara çıkıyoruz. Ancak işin özünde az önce belirttiğim rutin bir durum söz konusu. Fakat buna karşın oyun gayet eğlenceli.

Ne kadar şirin bir oyun bu böyle

Yetisports, bilindiği üzere; �oynanılan oyunda en çok kim puan toplayacak� tarzında bir oyun. Fakat yapımcılar bunu bir yarışmadan çok, eğlenceli bir havaya bürümüşler. Worms serisindeki kadar olmasada, komik karakter animasyonları var. Örneğin Yeti ile bezbol oynadığınız bölümde, top olarak kullandığınız penguenlerle başarılı bir atış yaparsanız, penguenler durdukları yerde öne eğilerek size selam veriyorlar. Başarısız bir atışta ise karla ve buzla kaplı zemine çakılabiliyorlar. Hatta kalkıp ayakta durmakta zorluk çekenler bile oluyor. Yani anlayacağınız Yetisports gayet şirin bir oyun.

Oyunun bir başka bölümünde Yeti�yi kullanarak, tahterevallinin diğer ucundaki penguen�i kuşlara isabet ettirmeye çalışıyorsunuz. İsabet ettirdiğiniz takdirde ise bu sefer kontrol kuşlara geçiyor. Böylelikle hedefiniz taşıdığınız penguen�i parkurun sonuna kadar götürmek oluyor. Tabi yolda karşımıza çeşitli zorluklar çıktığı gibi puan kazandıracak bonuslarda var. Burada dikkat edilmesi gereken, kontrol ettiğini kuşun yorulmaması. Sağ alt köşedeki bar yavaş yavaş azalıyor. Onu doldurmak için yolda karşınıza çıkan kuş tüylerini almalısınız.

Nedir bu penguenlerin başına gelenler

Bir bölümde de Yeti, kızakla kayak yapar misali, elindeki pengueni hızla ileri fırlatıyor. Ardından penguenin kontrolü bize geçiyor. Çevredeki puanları toplamak bir yana dursun bu bölümdeki en önemli nokta zaman! İlerlerken saat şeklindeki bonusları almayı unutmayın. Aksi halde süreniz bitiyor.

Genel olarak bakıldığında eğlenceli ama bir o kadarda rutin bir oyun Yetisports. Flash versiyonu varken, yapımcı JoWooD neden bu oyunun cd versiyonunu hazırlamaya gerek duymuş bilemiyoruz. Grafiklere bakıldığında zamanın gerisinde kaldığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Ancak ekran kartınızın son sürücüsünü yüklemediyseniz, görüntülerde epey sorun yaşayabilirsiniz. Ayrıca son sürücüler bu oyunda oldukça belirgin performans artışı sağlıyor. Müziklere geldiğimizde ilk başta kulağa çok eğleceli geldiklerini kabul etmek lazım. Ancak oynadıkça sıkılacağınız cinsten olduklarını da belirtmek isterim. Oynanabilirlik oyunun en önemli artısı. Çünkü Yetisports Arctic Adventure başka türlü kendini oynatamazdı.

Bütün iyi ve kötü yanlarına rağmen Yetisports bir süre de olsa sizi eğlendirmeyi başaracaktır. Ancak sonunda sıkılacağınızı ve bir daha bu oyunun yüzüne bakmayacağınızı belirtmemde yarar var. Eğer bir tanıdığınızdan hediye olarak gelmediyse, Yetisports�tan uzak durun. Aksi halde verdiğiniz paralara acıyabilirsiniz.

You are Empty

Perşembe, 20 Mart 2008

Ruslar tarafından geliştirilmiş bir oyun oldu mu kafanızda iki tane senaryo üretirsiniz. Birincisi mutlaka Çernobil Nükleer Santrali’nde çıkan kaza ve ardında bıraktığı zombi misali yaratıklardan oluşur. Bu senaryoya sahip bir oyun büyük ihtimalle FPS türündedir ve karşınıza çıkanı sorgusuz sualsiz öldürürsünüz. Hoş sorguya da suale de çekseniz cevap verecek birini bulmamamız muhtemeldir. Zombi işte ne yaparsın! İkinci senaryo ise bilimsel deneyler sonucunda “mükemmel insan” yaratayım derken eline yüzüne bulaştırmakla kalmayıp bir de kendi yaratıkları tarafından hakkın rahmetine kavuşan bilim adamlarının hikayesidir. Siz de başkahraman olarak ya bu bilimsel araştırma laboratuarında hademe falansınızdır ya da bir arkadaşa bakıp çıkacaksınızdır ama kendinizi keşmekeş içinde bulmuşunuzdur bir kere. Ne tesadüftür ki ikinci senaryo da oyunlaştırıldığı zaman FPS türüne ait olur ve yine karşınıza çıkanı sorgusuz sualsiz öldürürsünüz.

Yıllardır ertelenip duran, E3 fuarlarında sürekli boy gösteren ve büyük vaatlerle piyasaya sürülen You Are Empty de bu bahsini ettiğim furyanın yeni ürünü. Bilgisayar oyunu severlerin, hayallerini yıkacak türden bir yapım. Bu oyundan sonra kafamda artık bir konu kesinleşti; elinizdeki yapım Rus oyunuysa ve zombiler varsa FPS olmak zorundadır! Beni bu konuda aydınlatan You Are Empty, karşımıza çıkanı hiç sorgusuz öldürmek üzere kurulu olduğundan senaryoya da fazla önem vermemişler. Aslında ortada bir deney var, acı çeken insanlar, hayvanlar var. Her nasıl olmuşsa hepsi birer zombiye dönüşmüş ve beynimizi yemek için can atıyorlar. Buraya kadar şaşırılacak hiçbir şey yok elbette. Ne zaman ki oyunu oynamaya başlıyorsunuz, düşmanlarınızın birbirinin aynısı birer klon olduğunu gördüğünüzde elinizde olmadan şaşırmaya başlıyorsunuz. Acaba maruz kaldıkları biyolojik deneyler tüm düşmanların birbirinin aynısı mı yapmıştı, yoksa yapımcılar birden fazla düşman modellemesi yapmak için yeterli zamanı bulamamışlar mıydı? Yok canım ikincisi olacak değil ya, tabii ki ilk cevaptır doğru olan�

HANIM, DEDE YADİGÂRI TÜFEĞİMİ GETİR!
Garip bir hastanede, garip bir biçimde, kendimizi de garip hissederek uyanıyoruz. Elimize ilk geçirdiğimiz silah bir İngiliz anahtarı. Sakın Half-Life’dan alıntı diye düşünmeyin. Hiç öyle olur mu? Bir kere orada levye vardı. Ne alakası var levyeyle İngiliz anahtarının (Opposing Force’u da nerden çıkardınız)? Neyse konumuza geri dönelim. Sevgili kahramanımız ile hastane içindeki birbirinden ilginç düşmanlarla savaşıp dışları çıkmaya çalışıyoruz. Hastane bölümünde elliden fazla düşmanı haklıyoruz, ama toplam düşman çeşidimiz iki! Bunlardan ilki zombiye dönüşmüş, ayaklarından yaralı hastalar. İkincisi ise onları iyileştirmek için göğüs dekoltelerine güvenen hemşireler. Bu iki düşmanımız da birbirinden hantal yapıda olduklarından haklamak hiç sorun değil. Kafalarına bir ölçü İngiliz anahtarı geçirin hepsi bu! Biraz ilerleyince ilk ateşli silahınız olan tabancayı elde ediyorsunuz. Ama oyunun başındaki bu ilk zombilerde silahı kullanmaya çalışmayın. Sert bir cisimle tek vuruşta ölen zombiler tabancanızın mermisine maruz kaldıklarında yere düşmek için en az iki kurşuna ihtiyaç duyuyorlar. Zaten hantal ve salaklar, ne gerek var ki kurşun harcamaya!

Zanzarah: The Hidden Portal

Perşembe, 20 Mart 2008

Ne biçim isim kardeşim bu böyle?� diyen kesin vardır biliyorum. Çünkü ben de oyunu ilk aldığımda böyle düşündüm. Hala da ne anlama geldiğini bilmiyorum…

Daha önce alışık olmadığımız türden oyunlar yapmaya bayılıyor bu firmalar. Funatics isimli benim daha önce ismini duymadığım bir firmanın yapmış olduğu bu oyun bizi bu tarz düşüncelere itiyor. Oyunun tam ismi Zanzarah The Hidden Portal, yani gizli geçit. Oyun tamamiyle fantastik bir dünyada geçiyor. Tabiki her macera ve fantastik oyunda olduğu gibi bunda da bir kahramanımız var. Hikayeye göre kahraman bayan 18 yaşına geldiği gün ailesi ile kavga ediyor ve odasına girip yatağa uzanıyor. Hayatında bazı şeylerin değişmesi gerektiğini düşündüğü sırada onu seçenler tarafından Zanzarah�ın anahtarı ona ulaştırılır. Milyarlarca insan arasından onun seçilme sebebi, bayanın kalbinin kaslarında daha güçlü olmasıdır. Eskiden bir olduğu söylenen fakat daha sonra kesin bir çizgi ile ayrılan iki dünyadan biri olan Zanzarah�ta sorunlar yaşanmaktadır. Bu mükemmel yerde bile oluşan sorunlar yenilmelidir. Bu sebeple kahramanımız perisini de yanına alarak başlar kötü perilerle kapışmaya:) Oyun bu andan itibaren hareket kazanmaya başlıyor. Şimdi hemen ayrıntılara bakalım…

Oyunu kurdum, oynadım…

Oyun gerçekten etkileyici. Hikaye başlar başlamaz kendinizi fantastik bir dünya içinde buluyorsunuz. Fakat oyunu oynamaya başladığım ilk dakikalarda beni rahatsız eden birkaç �özenti� hareket dikkatimi çekti. Oyunda kullanılan karakterin bayan oluşu, atletik oluşu ve kameranın onun gözünden değil arkasından, tüm vücudunu görebileceğimiz bir yerden çekiyor oluşu ile oyun Tomb Raider�a benziyor. Bunun dışında hikaye, periler, kuşların ötüştüğü yeşil ve güzel bir mekan, büyüler, garip kısa boylu yaratıklar ve ahşap evler gibi tüm ayrıntılar ise bir konsol oyunu olan Legend Of Zelda oyununu anımsatıyor. Yani bana kalırsa oyun Zelda ile Tomb Raider�ın birleştirilmiş hali gibi bir şey. Her neyse oyun başladığında sizden birtakım kişileri ziyaret etmeniz isteniyor. Dolayısı ile hikayeyi ve görevinizi öğreniyorsunuz. Ardından size aynen Zelda�da olduğu gibi herkesin bin perisi olduğu söyleniyor ve mutlaka bir peri bulmanız isteniyor. Zaten gireceğiniz diğer evde periler buluyorsunuz ve seçtiğiniz peri sizin oluyor. 

Fantastik dünyada ilerliyor ve size saldıran perileri, eğitip geliştirmeye çalıştığınız periniz ile yenmeye çalışıyorsunuz. Oyunun çoklu oyuncu desteği bulunuyor. Bu açıdan Multiplayer oyunlar sadece peri dövüşünden ibaret. Oyunun seslerinde pek artı nokta yok. Basit sesler kullanılmış. Fakat grafikler gayet iyi. Özellikle sanatsal çizimleri çok başarılı. Tasarımlar harika. Büyüler ve efektleri gayet iyi oluşturulmuş. Oyunu oynamak gayet basit. Sadece biraz atik davranıp karşınıza çıkan her periyi yenmek gerekiyor…

Benden bu kadar…

Oyunu mutlaka alın demiyorum. Çünkü buna değecek bir oyun gibi görünmüyor. Fakat elinize geçerse oynamadan bir kenara kaldırmayın. Kurun oynayın. Hiç olmasa bir iki saatinizi eğlenerek geçirebilirsiniz. Herkese iyi eğlenceler, kafanızı fazla oyunlara yormayın:)…

Zero Point

Perşembe, 20 Mart 2008

Daha önce hiç macera ve aksiyon karışımı Türk yapımı bir oyun oynadınız mı? Durun tahmin edeyim. Hep bir ağızdan hayır cevabı alıyor gibiyim :) Ama sanırım bu yazıyı okuduktan sonra hemen Zero Point�i oynayacağınızı düşünüyorum. Zero Point Tayfun Tuna tarafından Macromedia Flash ile 3 aylık bir çalışma sonucu ortaya çıkmış bir oyun. Daha önce ki oyunlarında yakalayamadığı başarıyı Zero Point ile yakalamayı hedefliyor. Oyunda ki karakterimizin bir adı yok. Oynayan herkesin o karakteri kendi gibi görmesi uygun görülüyor Tayfun�a göre. 

Zero Point de bir ajanı canlandırıyoruz. Oyunda bize verilen bilgisayar sayesinde bir takım görevler alarak oyunda ilerliyoruz. Ajan dedik ya işte. Oyun 3 farklı olan içerisinde geçiyor. Bir bakıyorsunuz bir plaza da, bir bakıyorsunuz Alaska da � 0�ın altında hatta uzay da bile görevimiz olacak. Bu 3 farklı alanda kötü adamların peşine düşüp çevirdikleri dolapları bulmak için iş üstündeyiz. Arkaplan görüntüleri 3D Studıo Max ile hazırlanıyor. Oyundaki mekanlar önce modelleniyor, ardından kaplamalar ile mümkün olabilecek en güzel hale getiriliyor. Arkaplanlar ve birkaç nesne dışında herşey Macromedia Flash ile hazırlanıyor. Karakter haraketleri Motion Tween tekniği ile hazırlanıyor. Görüntüler bilgisayarlarımızda oynadığımız diğer oyunlarda kullanılan Motion Capture tekniği kadar kaliteli. Bu teknik sayesinde oyuna Matrix vari bir hava katıyor.

Zero Point de her oyunda olduğu gibi kolay ve zor olmak üzere iki zorluk seviyesi var. Zor da oynarsanız düşmanlarınızın sağlığı daha yüksek, süreler daha kısa, bulduğunuz ilk yadım çantalarından elde ettiğiniz sağlık miktarı daha az olacaktır. Ve bunun gibi bir çok şey var. Oyunda bazı yerlerde düşman ile savaşıp savaşmamak size kalmış. Bu sayede oyun�u sıkılmadan birkaç kez oynamanız mümkün. Tayfun Tuna�nın bu oyun�u yaparken hedeflediği konu; internette Flash ile yapılmış bir çok oyun oynuyoruz bu oyunlar en fazla 5 dakikalık oyunlar. Oysa Zero Point�in bunlardan en büyük farkı hem 20 dakikalık bir süre, hem bedava, hemde daha önce Flash ile yapılmış hiçbir oyunda bulamayacağınız aksiyon keyfi.

Zero Point çok ciddi bir çalışma ile yapılmış. Yapımında bütün ince ayrıntılar düşünülmüş. Sistemine güvenemeyenler isterlerse ayarlar bölümünden düşük kalitede görüntü ile de oynamanız mümkün. Oyun�un menüsünde Bonus adlı bir bölüm var. Toplamış olduğunuz puanlar ne kadar çok olursa bölüm sonunda Bonusları açabilirsiniz. Savaş sonunda ne kadar çok sağlığınız var ise bölüm sonunda o kadar puan alırsınız. Oyun bittikten sonra yeterli puanınız var ise oyun�un yapımı hakkında bilgilere Bonus dan ulaşmanız mümkün.

Ayrıca oyun�un belirli yerlerini geçtiğiniz zaman size verilen şifreler ile kaldığınız yerden devam etmenizde mümkün. Hatırlarmısınız bilmiyorum ama eskiden oyunlarda save olayı olmadan önce şifreler kullanılırdı. Şifre sistemi Zero Point için önemli bir ayrıntı. Zero Point de daha önceden hiçbir oyunda görmediğiniz bir savaş sistemi var. Oyundaki adı ile Accuracy yani �Nişan konsantrasyonu� burada hızlı olmak çok önemli. Savaş esnasında konsantre olarak %100 olduğu zaman ateş ederseniz başarılı bir atış yaparsanız. Ama eğer %100 �ü tutturamazsanız �10 canınız gider. İlk başlarda biraz zor geliyor ama zamanla alışıyorsunuz. Hatta çok kolay geliyor. Unutmayın burada hızlı ve dikkatli olmanız gerekiyor. Oyun�un en heyecanlı noktalarında araya oyun içinde kullanılan görüntülerle sinematikler giriyor. Böylece oyundaki atmosfer�e kendinizi daha çok kaptırıyorsunuz.. Oyundaki müzikler Resident Evil filminin Marılyn Manson tarafından hazırlanan Soundtrack albümünden alınan parçalar var.

Buraya kadar okuduktan sonra oyun�u Download etmek isteyenler www.zeropoint.com.tr.tc�yi ziyaret edebilirler.